Günümüzde eğitim sisteminin işlevselliği ile ilgili iki önemli faktör ile karşı karşıyayız: fabrika gibi okullar ve “tabula rasa” olarak kabul edilen çocuklar… Bir çoğumuz bu yaklaşımın doğru olmadığını bilsek de bu yaklaşımın alıştığımız okullaşma şekillerinde büyük bir etkisi olduğunu kabul etmekteyiz. Bu eskimiş düşüncenin direnci, okullarda neden bilimsel ve akademik olarak çok az sayıda öğrencinin ilerleme kaydettiğini ve neden bir çoğunun tatil günlerini okul günlerine tercih ettiğini açıklamaktadır. Ancak bu alıştığımız eğitim anlayışının ayıklanması ve ortadan kaldırılması da oldukça zordur.

20. yüzyılın başlarında Dr. Maria Montessori eğitime radikal ve farklı bir bakış açısı getirdi. Yetişkin düşüncesiyle ve anlayışıyla çocuğu çözmek yerine onu yakından gözlemleyerek, onun gözüyle dünyayı anlamak temelinde bir yaklaşım..

Modern psikoloji araştırmaları “öğrenme” konusunda Montessori sisteminin geleneksel yöntemlere göre çok daha uygun ve geliştirici olduğunu gösteriyor.

Montessori yaklaşımında öncelikle her çocuğa var oluşundan dolayı saygı prensibi vardır. Eğitim öncelikli olarak duygusal ve sosyal gelişimine duyulan ilgi ve saygıyla başlar. Montessori okullarında öğrenciler içten ve destekleyici bir topluluğun parçasıdırlar. Öğrenciler kalabalığın içinde kaybolan birer eleman değildir.

Çocuklar zarif ve huzurlu olmanın teşvik edildiği bir ortamın içerisinde bulurlar kendilerini…

Montessori sınıfları ferahtır ve ilgi çekici öğrenme materyalleri ile dolu bir ortama sahiptir. Öğrenciler bireyselliğini kaybetmeden çoklu gruplarla, birbirlerinden de öğrenebilecekleri bir ortamın içerisinde keyifle çalışırlar. Her çocuğun bir gelişim programı vardır ve öğretmenle birlikte öğrenci de kendi gelişim programını ve kullandığı eğitim araçlarını takip eder. Kendi kendini takip etme, sorumluluk alma, yerine getirme, düzenli olma, topluluk içerisinde yaşama, yaşam boyu öğrenme gibi hayata dair önemli kazanımları doğal olarak içselleştirirler.

Montessori sınıflarında yalnızca öğretmenin anlatıp öğrencinin dinlediği pasif bir öğrenme süreci yoktur. Özellikle küçük yaş gruplarındaki çocukların uzun bir süre hiç kalkmadan, karşılarında duran ve ilgilerini çekmeyen bir şeyler anlatan bir büyüğü dinlemek zorunda olmaları, öğrenmeyi ve okulu sıkıcılaştıran, teneffüste koşmayı, hareket etmeyi cazip hale getiren bir etkendir. Kendini ortaya koyamayan çocuklar bir süre sonra öğrenme isteğinden, merak duygusundan uzaklaşmakta, bu sebeple de çocukların dikkat ve konsantrasyon süreleri kısalmaktadır. Oysa Montessori sistemi ile öğrenen çocuklar, uzun süre bir öğrenme aracıyla ya da aktivitesiyle çalışmayı öğrendiklerinden derin düşünme ve uzun süreli dikkat ve konsantrasyon gerektiren durumlarda çalışmakta başarılıdırlar.

Montessori sistemi, çocukların elleriyle, vücutlarıyla öğrenme alanının içinde bulundukları, hareket etme ihtiyaçlarını engellemeyen, fakat konsantrasyonlarını en üst seviyede tutacak ilgi çekici ve keyifli araçlarla, farklı sınıf formatında, merak ettikleri için öğrendiklerini hissettikleri bir sistemdir. Bu yönüyle öğrenmeyi daha rahat, bilimsel ve insan doğasına uygun bir hale getirmektedir.

Montessori her çocuğun yeterince zeki olarak doğduğunu, ancak etkili çalışmasına yardım edildiğinde farklı yollardan ve farklı gelişim düzeylerinde öğrendiğini kabul eder.